Hollanda’daki hayatlarını bırakıp Türkiye’ye döndüler! ‘Bizim tohumumuz orada yeşermedi’
Yıllar önce 5 valizle Türkiye’den Hollanda’ya göç ettiler. Kurdukları düzeni, sahip oldukları evi ve konforlu hayatı geride bırakıp Türkiye’ye dönme kararı alan Gizem ve Baran çifti, ‘Bizim tohumumuz Hollanda’da yeşermedi. Ne kültürel olarak, ne hayata bakış açısı, ne aile yapısı, ne de iklim olarak. İnsan yeşeremediği yerde çürümeye başlıyor’ diyerek dönüş hikayelerini anlattı.
Gonca Kocabaş / Milliyet.com.tr – Avrupa’ya gitmek, orada düzen kurmak ve iyi bir kariyere sahip olmak birçok kişinin hayalini süslerken, Gizem ve Baran çifti yıllar içinde bu hayalin kendi mutlulukları için yeterli olmadığını fark etti. Berlin’de başlayan, Hollanda’da devam eden Avrupa macerasında kariyerlerini geliştiren, maddi olarak rahatlayan, yatırım yapan ve bir ev sahibi olan çift, yedi aylık kızlarının doğumuyla birlikte hayatlarına başka bir pencereden bakmaya başladı.
32 yaşındaki mimar ve dijital ürün tasarımcısı Gizem ile 37 yaşındaki bilgisayar mühendisi Baran, dokuz yıllık birliktelikleri boyunca tam 12 kez ev taşıdı. Avrupa’ya beş valiz ve kedileriyle giden çift, yıllar sonra Hollanda’daki evlerini satarak Türkiye’ye dönme kararı aldı. Şimdi Mersin ve Fethiye arasında yeni bir hayat kurmaya çalışan çiftin hikâyesi, “Yurt dışında hayat mutlaka daha iyidir” düşüncesine de farklı bir açıdan bakıyor. Gizem Nur Derinkök Demirci, uzun yıllar İstanbul’da mimarlık yaptı, sonra dijital ürün tasarımına geçti. En son merkezi Amerika’da olan Portekiz menşeli bir şirkette, uzaktan ürün tasarımcısı olarak çalıştı. Eşi Baran ise, bilgisayar mühendisi. O da yıllarca İstanbul’da kendi alanının en iyi girişimlerinde çalıştı, son yıllarda Avrupa merkezli şirketlerde yönetici olarak uzaktan devam ediyor. Bunların yanında kendi dijital girişimlerini ve yatırımlarını birlikte yönetiyorlar. Çiftin bunlara ek bir de butik zeytinyağı markası var.

‘BİR DAHA GERİ DÖNMEYECEĞİZ DİYE TÜM EŞYALARIMIZI SATTIK’
‘Dokuz yıldır birlikteyiz ve bu dokuz yılda tam 12 ev taşıdık’ diyen Gizem, “Bunu söylerken bile gülüyoruz, çünkü galiba bizi en iyi anlatan şey bu. Bir yere yerleşip orada kalan insanlar değiliz. Hayatı sürekli yeniden kurmayı, denemeyi, yanılmayı, toparlanıp yeniden açmayı göze alan insanlarız. Kutu açmak bizim için artık bir ev işi değil, bir alışkanlık. Yedi aylık bir kızımız var. Anlatacağım kararların çoğunu aslında o doğduktan sonra çok daha net görmeye başladık. Çünkü ‘biz bu hayatı gerçekten istediğimiz için mi böyle kurduk?’ sorusunu, bir çocuk geldiğinde artık erteleyemiyorsunuz2 şeklinde konuştu.
Avrupa hayalinin kendisinde çok erken başladığını dile getiren Gizem, “16 yaşımda, lisede bir projeyle ilk kez o kapı aralandı. Gittiğim yer İspanya’nın Sevilla şehriydi. O zaman kendime, buraya geri geleceğime dair söz verdim. Ve öyle de oldu. Mimarlık öğrencisiyken Erasmus’la geri döndüm, sonra Erasmus süremi uzattım, ardından mimarlık stajımı İtalya’da, Venedik’te yaptım. Muazzam zamanlardı. Bugün olduğum insan olmamda o yılların payı çok büyük; sadece mesleki olarak değil, dünyaya nasıl baktığım anlamında da” dedi ve ekledi:
“Stajım bitince İstanbul’a döndüm ve Baran’la orada tanıştık. İlk buluşmamızda ona açık açık ‘ben gideceğim, bilesin’ dediğimi hatırlıyorum. O da zaten aynı niyetteymiş. Evliliğimizin daha ilk yılında yurt dışında iş bakmaya, hayatımızı oraya taşımanın adımlarını atmaya başlamıştık. Böylece Berlin süreci başladı. Nasıl olsa bir daha dönmeyeceğiz diye evimizin bütün eşyalarını ev sahibimize sattık. Beş valiz ve kedimizle çıktık o evden. Mutfak rafında, yarısına kadar dolu bir tuzluk bıraktığımızı hatırlıyorum; nedense aklımda en çok o kaldı. Kapıyı kapatırken hüzünlendik. Ama o an bir bitiş değilmiş, sadece bir başlangıçmış.”

‘BURADAKİ YAŞAM DIŞARIDAN BAKANLAR İÇİN MUHTEŞEMDİ, AMA ÖYLE DEĞİLDİ’
‘Berlin’e vardığımızda kıştı, soğuktu ve pandeminin ilk aylarıydı’ diyen Gizem, “Elimizde kedimizle, kimsenin olmadığı sokaklarda yürürken içimden ‘biz ne yaptık?’ diye geçtiğini çok net hatırlıyorum. Ama bu his çabuk dağıldı. Orada uzun yıllardır yaşayan, çok sevdiğimiz arkadaşlarımız vardı; onların yardımıyla hızlı adapte olduk. Benim zaten yurt dışında geçirdiğim yıllar olmuştu, Baran da İstanbul’da uluslararası bir firmada çalışıyordu. Yani ikimiz için de tamamen yabancı bir dünya değildi. Berlin’den sonra Hollanda’ya geçtik ve orada dört yıl yaşadık. Ta ki bir şeylerin eksik olduğu hissi gelmeye başlayana kadar” bilgisini paylaştı.
‘Çocuk sahibi olmaya karar verdiğimiz o andan itibaren soru değişti’ diyen Gizem, “Artık ‘biz burada çok eğleniyor muyuz?’ değil, ‘bizim çocuğumuz en çok nerede mutlu olur, ona en iyi eğitimi ve sağlık hizmetini nerede verebiliriz?’ sorusuydu. Aslında Berlin’den Hollanda’ya geçişimizi tetikleyen şey de buydu. Biz verileri seven insanlarız; hem işimiz gereği hem karakterimiz gereği. Oturduk, açtık, araştırdık. En çocuk dostu ülkeler, çocuk mutluluk oranları, eğitim araştırmaları. Elimizde iki seçenek kaldı. İspanya ve Hollanda. Hollanda, yetenekli göçmen statüsündeki insanlara tanıdığı vergi avantajları ve benzeri ayrıcalıklar nedeniyle daha ağır bastı. Çalıştığımız şirketlerin orada da ofisleri vardı, geçişimiz çok rahat oldu” dedi ve ekledi:
“Kağıt üzerinde her şey şahaneydi. Yatırım yapabildik, maddi olarak rahat ettik, bol bol seyahat ettik. Dışarıdan bakan herkes için tablo muhteşemdi. Ama öyle değildi. Özel günlerde ekrandaki yüz olmak, bir yere ait hissedememek, kültürel olarak yabancılaşmak. Bunlar çok yüklü duygular. İnsan zamanla sadece fiziksel olarak değil, duygusal olarak da uzaklaşıyor. Bağlarınız gevşedikçe yabancılaşmış ve yalnızlaşmış hissediyorsunuz. Biz bu hissi sevmedik. Bir de iklim var. İkimiz de Akdenizliyiz, o kültürde büyüdük. Deniz, kum, güneş çocuklarıyız. Kızımızın da öyle büyümesini istedik. Bizi hep daha fazlasını aramaya iten şey, kâğıt üzerindeki veriler ya da vergi oranları değil, nasıl hissettiğimizdi. İçimizde bir yerde biliyorduk aslında: bu, bizim doğamıza uygun bir yaşam biçimi değildi.”
‘Bunu birbirimizle açıkça konuşmaya başladığımız noktada bir ilham panosu hazırladık’ diyen Gizem, “İstediğimiz hayatın görsellerini, kelimelerini bir araya getirdik. Sonuç çok netti: deniz kenarı, sıcak iklim. Kendi insanlarımız, uzun masalar, kalabalık sohbetler ve yılın 350 günü güneş. Aslında bunu çok daha önce fark etmiştik. Her tatilde kendimizi inanılmaz iyi, inanılmaz sağlıklı hissediyorduk. Sonra dönüp veriler üzerine kurduğumuz o buzdan kaleye giriyorduk. Zamanla anladık ki asıl problem burada. Eksik olan tek şey bir aksiyon planıydı, o da zaman istiyordu. Çünkü ortada yılların emeği vardı. Biz sıfırdan iki kez hayat kurmuş insanlarız; kapıları arkamızdan çarpıp gelemezdik. Bu yüzden önce finansal özgürlüğümüzü ve bağımsızlığımızı önceliklendirdik. O günden sonra attığımız her adım, o panodaki hayatı gerçekten kurmak içindi” ifadelerine yer verdi.

‘İKİMİZ DE MEMUR ÇOCUKLARIYIZ, KÜÇÜKLÜĞÜMÜZDEN BERİ DE ÇALIŞIYORUZ’
Yakın çevrelerinin kararlarını merakla karşıladığını söyleyen Gizem, “İkimiz de aklı başında insanlar olarak bilindiğimiz için genelde ‘vardır bir bildiğiniz’ tarzında bir tepki aldık. Asıl ayrışma, süreci sosyal medyada paylaşmaya başlayınca ortaya çıktı. İnsanlar çok keskin bir şekilde ikiye ayrıldı. Yurt dışında yaşamış olanlar bizi çok iyi anladı. Hiç yaşamamış olanlar ise bunun büyük bir hata olduğu konusunda uyardı bizi. Bir tanesi ‘çocuğunuz büyüyünce size bunun hesabını soracak’ diye yazmıştı. Buna çok kızdığımı hatırlıyorum. Çünkü bir çocuk, ebeveyni mutluysa mutlu olur. Yedi aylık bir bebek ne veriden anlar, ne ekonomiden, ne kariyerden. O sadece annesinin ve babasının hangi ruh haliyle eve girdiğini bilir. Biz kızımıza bir vergi avantajı bırakmak istemedik; mutlu bir anne baba ve kendi insanlarıyla, kendi diliyle, güneşin altında büyüyen bir çocukluk bırakmak istedik” şeklinde konuştu.
‘Kovulmadık veya vatandaş olamadığımız için dönmüyoruz. Aradığımızı bulamadık diye de gelmiyoruz’ diyen Gizem, “Bu bir başarısızlık hikayesi değil. Bunca yılın sonunda fark ettik ki biz daha sürdürülebilir bir hayat kurabiliriz. Kurduğumuz işleri bölgesel değil küresel düşünmek istiyoruz. Sadece kendimize değil, nesillere aktarılabilecek bir yapı kurmak istiyoruz. İnsanların asıl anlamakta zorlandığı nokta şu sanırım. Kötü bir hayattan kaçmadık. Avrupa’da hayatımız iyiydi. Gerçekten iyiydi. Ama ‘iyiydi’ bir hayat hedefi değil. İnsan bir hayatı sırf kötü olmadığı için sürdürmek zorunda değil. Biz ağaç değiliz. Bir süre kuş olacağız. Bence başarısızlık, çaresizlikle birlikte gelir. Biz hiçbir zaman çaresiz hissetmedik. İkimiz de memur çocuklarıyız, küçük yaşlardan beri çalışıyoruz. Hiçbir şey bize gümüş tepside sunulmadı; ne varsa koparıp almamız gerekti. Belki de bu yüzden en olumsuz hissettiğimiz günlerde bile ah vah moduna girmek yerine çözüm konuştuk. Başarı belki de tam olarak budur. Çözüm odaklı olmak ve çözebileceğine inanmak. Hayat dümdüz bir çizgi değil. İnişler de olacak, çıkışlar da. Bizi biz yapan şey, inişler sırasında nasıl davrandığımız. Şimdi de bize soranlara yardımcı olmaya çalışıyoruz, hikâyemizi paylaşıyoruz. Belki aksiyona geçemeyen birine ilham olur diye. Çünkü kolay değil, bunu biliyoruz. Ama mutsuz bir hayatın içinde kalmak da kolay değil. Biz zorumuzu iyi seçmeye çalışıyoruz” ifadelerine yer verdi.

‘KÖKLERİMİZE VE ÖZÜMÜZE YENİDEN BAĞLANMAK BİZE ÇOK İYİ GELDİ’
‘İkimizin de çocukluğuna dair en güzel anıları denize yakın yerlerde geçti’ diyen, “Kızımıza da bunu vermek istedik. Akşamüstü sahilde bir yürüyüş, sabah işe oturmadan önce gidip bir yüzüp gelmek. Bunlar bize Avrupa’da bir şirketin CEO’su olmaktan daha büyük haz veriyor. Kulağa küçük şeyler gibi geliyor ama insanın gününü ve dolayısıyla hayatını asıl kuran şeyler bunlar. Diğer kriterlerin başında ise sağlık hizmetleri geliyordu. Fethiye’yi çok seviyoruz, Baran zaten Fethiyeli. Ama şimdilik daha yeterli sağlık hizmeti alabileceğimizi düşündüğümüz için evimizi benim büyüdüğüm şehre, Mersin’e taşıdık” bilgisini paylaştı.
Köklerine ve özlerine yeniden bağlanmanın kendilerine çok iyi geldiğini dile getiren Gizem, “Sinir sistemimiz yavaşladı, sakinleşti. Yurt dışında yaşayan herkesin bildiği bir his vardır. Bir sorunla karşılaştığınızda ‘acaba bunu üçüncü bir dilde çözebilecek miyim?’ çaresizliği. İnsanın nabzı hızlanır. O his artık tamamen geçti. Maddi tarafta ise şunu gördük. Zaman içinde kendi ürünlerimiz, markalarımız ve finansal özgürlük yolunda attığımız her adım bizi biraz daha yerden bağımsızlaştırdı. Refah için illa daha fazlasını veren bir ülkede yaşamak gerekmiyor; insan bu sistemi mekândan bağımsız olarak kendisi de kurabiliyor. Tabii bu bir gecede olmadı, arkasında çok emek var. Şimdi daha genç arkadaşlarımız bize ulaşıyor, olabildiğince yetişmeye, yol göstermeye çalışıyoruz” şeklinde konuştu.

‘BİZİM TOHUMUMUZ HOLLANDA’DA YEŞERMEDİ’
‘Bazen insan bir ömür çalışır, sonra bir an, mesela bir test sonucu her şeyi yerle bir eder’ diyen Gizem, “Herkese sağlık ve şifa diliyorum. Biz bir ömür çalıştığımız şeyin ailemizin sağlığı, huzuru ve mutluluğu olmasını istiyoruz. Maddiyat buna hizmet eden bir araç sadece. İnsan da bunu ancak kendini en sağlıklı, en sakin, kendi doğasına en yakın hissettiği yerde yapabiliyor. Bizim tohumumuz Hollanda’da yeşermedi. Ne kültürel olarak, ne hayata bakış açısı, ne aile yapısı, ne de iklim olarak. İnsan yeşeremediği yerde çürümeye başlıyor. Biz bunu çok uzun süre sürdürmedik, çünkü hiçbir maddi imkân buna değmez. Altı yedi yıllık emeğimizin karşılığında elimizde ne kaldı diye soracak olursanız: bir ev değil, bir vatandaşlık değil, bir unvan da değil. Kızımızın sahilde gülümsemesi kaldı. Bu bize yeter” bilgisini paylaştı ve sözlerini şöyle sonlandırdı:
“Hikâyemizi sosyal medyada paylaştıktan sonra bize çok insan ulaştı ve ortak bir şey gördük. İnsanları asıl durduran şey, yerleşmişlik hissinden dolayı harekete geçememek. Bu çok anlaşılır bir durum, ama çözülmez değil. Çoğu insan aslında bir sonraki hamlesini şekillendiremediği için öğrenilmiş çaresizlik yaşıyor. Naçizane tavsiyem, oturup uzun uzun, ‘bizi ne mutlu eder?’ sorusunu ailenizle konuşun. Bizim için başlangıç noktası bu olmuştu. Sonra hedefinizi belirleyin ve her gün o hedefe giden küçük aksiyonlar alın. Bence bir insanı başarıya götüren tek his adanmışlıktır. Bugün mutsuz olduğunuza karar verip yarın taşınmak zorunda değilsiniz. Bizim bütün girişimlerimizi oturtmak iki yılımızı aldı. Çoğu insanın birincil kaygısı maddiyat, bunu çok iyi anlıyoruz, bizde de öyleydi. Ama çözülüyor. Sisteminizi kurun, kendinize zaman tanıyın. Dünyanın her yerinde iyi ve kötü şeyler oluyor, olmaya da devam edecek; düzen böyle. Siz kendi sağlığınıza ve ailenize iyi gelen şeyi önceliklendirin. Cesur olun, hayat cesareti ödüllendiriyor. Günün sonunda herkes kendi tohumuna uygun toprakta daha iyi yeşerir.”
Kaynak: Milliyet