Loading...

‘Adaletin yerine gelmemesi bağışlamayı engelliyor’

‘Adaletin yerine gelmemesi bağışlamayı engelliyor’

ÜMRAN AVCI - Sırtını, ülkenin sancılı siyasi geçmişine yaslayan romanlarıyla tanınıp sevilen Ayşegül Devecioğlu’nun siyasi polisiye türündeki son romanı “Gülün Hayaleti” okurla buluştu. Roman; yazarın ilk polisiyesi “Kuma Daireler Çizen”in devam kitabı niteliğinde. 12 Eylül’ün şiddetinden ve yıkımından payını almış olan isimsiz kadın kahraman, oturduğu bina kentsel dönüşüme girince Ümraniye’de bir siteye taşınıyor. Ne var ki gelişinden kısa bir süre sonra Neriman Köksal’a benzettiği komşusunun ‘devlet hizmetinden emekli’ kocası ölü bulunuyor. Hikâye de olaylar da bu muamma ölümden sonra gelişiyor.

■ “Kuş Diline Öykünen” romanından beri ülke siyasetinin sıradan hayatlara olan etkisini anlatıyorsunuz. “Gülün Hayaleti” de sizin deyişinizle yine o tarihin içinden bir roman. Eşinizi henüz 26 yaşındayken 12 Eylül’ün işkence tezgâhında kaybettiğinizi biliyoruz… 12 Eylül’ün açtığı yaralara edebiyat eliyle sarıldığınızı söylemek mümkün mü? 

Evet, “Kuş Diline Öykünen”den bu yana ve daha birkaç kitapta devamını trajik bir biçimde kaybeden zaman ve sadece devrimcilere indirgemeden 12 Eylül’ün toplumda yarattığı ve hâlâ devam eden tahribatı konu edindim. Dahası bu benim için içselleştirilmiş bir mesele olduğu için bakışıma sindi diyelim. Bazı değerlendirmelerde, “Yazar geçmişte dolaşmış” gibi lafları okuyunca gülüyorum. Sanki orada istediğimizde geri döneceğimiz bir arazi var. Oysa şimdi burada olan, tanınır ya da tanınmaz hâlde burada olan geçmişi, metnin ihtiyaçlarına göre haneme kabul ediyorum ki, bu yaralayıcı bir karşılaşma genellikle. Geçmişin buralarda bir yerde gezinmesiyle, yaşanan büyük toplumsal travmanın yas ve yüzleşme süreçleriyle, kısmen de olsa şifa bulmadığı gerçeğini yan yana koyalım. Yaralar sanıldığı gibi kişisel değil ve bireysel olarak bu travmayı aşmak zor. Edebiyat tabii ki yollar açıyor ama bir tedavi yolu demezdim. Üzücü gelebilir, ben bunu ömrüm boyunca taşıyacağımı yıllar yıllar sonra kabul ettiğimde, yani yaranın kapanmayacağını ona sarılmam gerektiğini kabul ettiğimde hayatla uzlaştım diyebilirim. Şunu de ekleyeyim, böyle durumlarda, anımsamak ve unutmak da bu kelimelerin geniş dünyası içinde tek başlarına yeterli anlamdan yoksun.

■ Romanda başkalarının hayatlarını bitiren işkenceci ile işkence mağduru aynı sitede komşuluk yapıyor. Bir işkencecinin emekli hayatına tanıklık etmek, bir başkasıyla bir alışveriş sırasında karşılaşmak nasıl bir duygu?

İşkenceciler cezalandırılmadı. 12 Eylül’den sonraki ‘90’lı yıllarda Kürt halkına karşı işlenen insanlık suçlarıyla bu cezasızlık uygulaması devam ediyor .Bu son derece yıkıcı bir şey. Böyle bir toplumda herkes işkencecisiyle en yakınının katiliyle yüz yüze gelebilir. Nitekim bir eski siyasi şube müdürüne gerçekten de bir marketin et reyonunda rastladım. İkimiz de birbirimizi tanıdık ve geçip gittik. O asla cezalandırılmayacağını bilmenin rahatlığı içinde, belki benle karşılaşmasından dolayı biraz tedirginlik duyarak, bense korkunç bir sarsıntıyla, birçok insani ikilemle boğuşarak… Cezasızlık, adaletin yerine gelmemesi bağışlamayı da engelliyor, geriye sadece başa çıkması zor, karmakarışık duygular kalıyor zaten travma da bu.

■ “Gülün Hayaleti”nde bir yan izlek olarak ileri yaştakilere yönelik nefret söylemi ve yıkım harekâtından bahsediliyor… 

İleri yaştakilere mesela gezmek, sokağa çıkmak bile çok görülüyor. Evde otursunlar. Annem hayattayken bindiğimiz taksilerin şoförleri “anne geziyorsun haa, yaşın kaç?” derlerdi. Klasik bir soruydu. Annemin hem kendisine böyle hitap edilmesinden hem de ona hak görülmeyenin açıkça yüzüne vurulmasından ne kadar rahatsız olduğunu hatırlıyorum. Kapitalist sistem her şeyi metalaştırarak var olur; kedileri, gözyaşlarını, acıyı, sevgiyi. Marx’ın aşılamayan metalaşma kavramı buna işaret ediyor. Metalaşmış dünyada alım satım, ticaret, piyasa dünyasında üretim dışı kalmış yaşlılar bir tür sistem çöpü. Eğer paraları varsa bu kez gençleşme, uzun yaşama terörüne maruz kalıyorlar. Buradan demin sözünü ettiğim yaralarını kapamaya çalışmak, palyatif olanı aramak, benimsemekle ömrünün armağanı olan belirtilerden vazgeçmeye çalışmak beraber ele alınabilir belki. Genç görünelim, acı çekmeyelim, yani aslında yok olalım, çünkü insan bu değil. 

‘Edebiyat yaratımları da metalaştı’ 

■ Romanda Simay karakterinin yazdığı ama reddedilen bir polisiye kitap var. İsimsiz anlatıcı, “Ortalık hiçbir zaman baskı, kâğıt ya da ekran yüzü görmemesi gereken kitaplarla doluydu” diyor. Siz de buna katılır mısınız? 

İç sesim de dış sesim de şöyle: Anılanı, hiçbir zaman bireysel bir problem olarak ele almadım. Böyle bir olgu varsa; bir tür aydınlanma, açılma, genişleme değil kapanma ve neredeyse kirlilik yaratan bir durum varsa bu tek tek kişilerin, yazma cesareti gösteren kişilerin sorunu olamaz. Burada kültürel- siyasi bir problem var. Üstelik bu sadece yaşadığımız ülkeyi de kapsamıyor. Metalaşma kavramına dönmek belki iyi olur. Edebiyat yaratımları da metalaştı. Ortada bir piyasa var. İnsanlar bu piyasa içinde üretim- yaratım yapıyor, bu kolaylarına geliyor öte yandan buna bireysel olarak karşı çıkmak da o kadar kolay değil.


Kaynak: Milliyet